Medyanın Kralı Geri Döndü

Medyanın Kralı Geri Döndü

Röportaj: Simay Engür
Fotoğraf: fethi Karaduman

“İnsanlarla dövüşerek değil de, sevişerek yaşayabilmek için bir düzen tutturmaya çalışıyorum”
Teknoloji yardımıyla eğlenebileceğimiz, haber alabileceğimiz mecraların sayaçları durmaksızın ilerlerken, Türk televizyonu bugün nasıl bir fark yaratabilir acaba? Cevapı Okan Bayülgen’de.

Hepsi bir öncekinin tıpkısı şeklinde olan bir günden sonrasında eve gelip, geçici varlığımızla baş başa kalmış olduğumızda televizyonun sesi hala iyi geliyor. Tıpkı 25 yıldır gündeme beraber güldüğümüz, kızmış olduğumı azca, ti’ye aldığımız ve bazen de çok ciddiye almış olduğumız Okan Bayülgen programlarının yalnızlığımıza iyi gelmesi şeklinde. Ancak itiraf etmeliyiz ki, son yıllarda televizyonun düğmesine daha az basıyoruz. Gene de görünmez dantellere sarıp hala evin en saygı duyulan köşesinde saklıyoruz onu. Televizyonla göz göze gelince yüzümüze vuran o çok sert eksiklik hissi, iki yıl aradan sonra Okan Bayülgen’in Uykusuzlar Kulübü ve Muhabbet Kralı ile ekrana dönüşüyle hafifliyor. “İnsanlar beni bekliyordu” diyor. Evet, çok iyi bildiğimiz haliyle Okan Bayülgen geri döndü. Medya kralına, geleneksel medyanın çorak topraklarına bu son derece iddialı dönüşünü ve gosteri dünyasının biricik kurtarılmış bölgesi Dada Salon Kabarett’i sorduk.

Hayatınızın iyi mi bir dönemine denk geldik, mutlu musunuz?
Mutlu muyum, mutsuz muyum aslabir vakit sorgulamıyorum. Galiba bunu sorgulamayan bir nesilden geliyorum ben. Görevler, ödevler, iş güç var; başımıza gelenler var, vakit zaman mutlu olduğumuz şeyleri aramak ve bulmak şeklinde dertlerimiz var. O kadar.

Uykusuzlar Kulübü ve Muhabbet Kralı ile yine ekranda olmak iyi mi hissettiriyor?
Böyle bir dönüş yapmak, her şarta karşın ayakta durduğumu gösteriyor. Bir yanlış anlamanın siyasileştirilmesi yüzünden, iki sene televizyondan ayrı kaldım. Ama bu işsiz olduğum dönemde memleketime yatırımlar yapmış oldum. Herkes parasını yurt dışına çıkarırken, ben paramı geri getirdim. Memlekete gösteri alanları ve tiyatro kazanmıştırrdım, istihdam yarattım. Hani bunları yapmasaydım da banka faiziyle evde otursaydım; bir zavallı olurdum. Daha mı çok para kazandım? Hayır. Mevcud paramı kaybettim amma velakin burada tek bir kural vardır: Her gün işe gitmek lazım! Dolayısıyla her gün gidilecek bir iş yarattım kendime. Elim ayağım tutuyor, kafam çalışıyor, insanoğlu da beni bekliyordu aslına bakarsanız. Yine beraberce eğleniyoruz, gırgır yapıyoruz yahut bir şeyleri ciddiye alıyoruz.

Bir aracın değerini, işlevi belirler. Televizyonun birinci işlevi olan eğlenmeyi ve bilgi edinmeyi artık internet karşılıyor. Öyleyse siz neden hala televizyon programı yapıyorsunuz?
Amerikan televizyonuna ve uzun yıllar boyunca insanlara ne vermiş olduklarına bakıyorum. 1925 doğumlu bir adam, ilk olarak 40’lı, 50’li yıllarda televizyonda görünmeye başlıyor ve daha sonra kendi talk show programını başlatıyor. Bu Amerikan tarihinin bugün anladığımız manada ilk talk show’u. Bu adam Johnny Carson ve tam 30 sene boyunca program yapıyor. 1987’de bir ödül töreninde, Johnny Carson’ın takipçilerinden ve yakın tarihte o da 30 seneyi aşarak talk show’dan emekli olmuş olan David Letterman, Carson hakkında bir gazete yazarından alıntı yaparak şu sözleri söylüyor: “Amerika’da televizyon endüstrisi nasıl bir fark yaratmıştır? O fark Johnny Carson’dır.” Yani David Letterman da bunu tarif ederken diyor ki: “Johnny Carson, 30 sene boyunca her gün çalışıp didinip evine yiyecek ve para götüren bir adamı, her gece birazcık olsun gülümsetmeyi başardı ve televizyonda yaratılan fark budur.” Ben de hep bunu savundum. Bir dönem ‘yalnız kalmayacaksın’ sloganıyla her gece televizyondaydım, bu uzun bir yol arkadaşlığıdır. Evinde oturan adam döner der ki: “Bak; Okan, Johnny ya da David de benim gibi düşünüyor.” Burada sadece seyirci adama sığınmaz, adam da seyircisine sığınır. E şimdi konvansiyonelde kalanların, dijitale geçmesine gerek yok. Yeni gelenlerin bu işe sadece dijitalde başlamaları çok doğru. Ama benim gibi konvansiyonelde başarılı olmuş bir adamın bir ‘beginner’ gibi dijitalde bir şey yapmaya çalışmasına, dijitaldeki paraya göz dikmesine gerek yok.

Birer ikişer YouTube’a geçenlere kızgın mısınız yani?
Hayır hiç kızgın değilim. Ortalık sersefil olursa, sizin bıraktığınız boşluğu YouTuber’lar gelip dolduracaktır esasen. Eğer konvansiyoneli tamamen boş bırakırsak, çok hızlı bir halde çökecek aslına bakarsan. Maalesef bizim ulusal kanallarımızın yöneticilerinin kafası çalışmadığı için, televizyonu sabahtan akşama dizi yayınlayan mecralar haline getirdiler ve çökerttiler. Bunu 15 sene boyunca bağırdım: Bir süre sonra televizyonunuz 10 kuruş bile etmeyecek; dolayısıyla o büyük binalar, o denli çalışan birey başınıza yığılacak, bunu yapmayın! Televizyonun ihtiyaç duyduğu sabah programcısı, öğleden sonra hanımlara hitap eden bir kişi, sonra haber bülteni sunan fert ve son olarak bir talk show’cu… Bu saydığım dört tane kadın veya adam sayesinde ulusal kanal kimliği kazanırsınız.

Ekrem İmamoğlu birçok programa çıktı; sadece sizinle yaptığı program izlenme rekoru kırdı. Bu başarıda sizin oranınız ne?
Ekrem İmamoğlu bizlere gösterdi ki artık yayıncı değil, içerikçi olmak zorundayız. Çünkü 1 milyonun üzerinde canlı izlenmenin, yayıncı olarak ancak 70 binini gerçekleştirdik. Bu da bir rekordur fakat şunu anlatmaya çalışıyorum: Bu program yalnız bizlerden değil, Ekrem Bey’in sosyal medya hesaplarından ve birçok farklı mecradan yayınlandı. Bizler o 70 bin canlı ve tekil izlenmenin üzerine, 900 binden fazla farklı yerden izlendik ve bugün toplam izlenme 3 milyona yaklaştı. Bir programın 1 saatlik kısmınün, 3 milyon fert tarafınca izlenmesinden söz ediyoruz. Bu büyük bir üstün dereceli. Demek ki burada Okan Bayülgen’in de, TV100’ün de bir önemi var. Kanala artık bir yayıncı olarak değil; içerik üreticisi olarak bakmak zorundayız. Eğer yayıncıların kafası buna basmayacaksa, herhangi bir sıradan vatandaşa bakması lazım. Çünkü bayağı vatandaş, bir fotoğrafı aynı anda tüm sosyal medya hesaplarına koyuyor; canı nereye isterse, hangi teknoloji mevcutsa. Aynen yine ABD’daki gazeteler şeklinde, The New York Times benzer biçimde, ‘Ben neyim, bir kağıt mıyım, yoksa içerikçi miyim?’ diye düşünmek zorundalar. Eskiden gazeteler kağıttı, şimdi artık kağıt değiller; başka şeylere dönüşüyorlar.

Gece Kuşu’ndan bu yana televizyonda izlediğimiz, bütün o programları sunan Okan Bayülgen, tasarlanmış bir karakter mi?
Evet bir nebze öyle! Nasıl stüdyonun ışığını, dekorunu tasarlıyorsam; nasıl şu an içinde bulunduğumuz bu kabareyi milimetrik olarak mimarımla beraber çizip gerçekleştirdiysem aslında televizyon programları için de bu geçerli. Son anda onun sunucusuna dönüşüyorum. Aslında arkada, altyapıda ve kamera arkasında çalıştıktan sonra ‘ha bir dakika’ deyip, kravatımı takıp programda peydah oluyorum.

Türk tiyatrosunun onur nişanesi diyebileceğimiz ‘kavuk’ televizyon de ilgilendiriyor olsaydı, medya kralı olarak siz tacınızı kime bırakırdınız?
Kimse bir şeyi başkasına devretmez, aslına bakarsak birileri gelir ve alır. Kısaca aslan belgeseliyle çok benzer. Dur bakalım, daha genç adamların başarılı olmasını bekliyorum. Biroldukça isim sayabilirim fakat bir diğer adı üzmek, kimsenin şevkini kırmak istemem.

Ressam Francis Picabia, Dadaizm hakkında yazdığı metinlerden birinde: “Erken bunayan bir kral tanıdım, deliliği yüzünden kendini kral sanırdı” diyor. Sizde de biraz delilik var mı?
Deli olabilirim. Ben de Picabia şeklinde olmasa da, bundan seneler önce bir televizyon programı jeneriğinde kral metaforunu kullanmıştım: Aklı olmayan insanın bir tek ilginç olduğu için bir mikrofona konuşmaya başlaması, herkesin ona ‘kral’ demesi ve sonrasında kralın bakıp da aslına bakarsak herkesin (yeni medyayla beraber) kral bulunduğunu görmesi ve bundan dolayı ölmesi… aslabir süre entelektüellik iddiasında olmadım. Ben hep çok meraklıyım, ömür boyu durmayacak bir şey bu. Herhangi birisi ilginç bir şey söylüyorsa hemen arkasından koşabilirim, bu beni besliyor.

“İnsan bilerek fenalık yapmaz, fenalüğün temeli cahilliktir” der Sokrates. Bu perspektiften bakarsak, cahilliğe karşı savaş verdiğiniz oldu mu?
şov dünyasında olan bir insanın öğretmen tavrıyla hitabına olanak yok. Genelde benim de merak ettiğim mevzular ve bu merak insanoğlu tarafınca da paylaşılır mı diye konuk almış olduğum insanoğlu var. Her şeyi yüksünmeden, özgürce oluşturmaya çalıştım. Doğal ki tüm televizyon yöneticileri kim en çok reyting getirecekse, onu konuk almamı ister. Ben de genellikle şöyle söylerim: Göğüsleri çok büyük bir kız var, onun yanına bir profesör koysam olur mu? Aslen seyircinin gaslınü oyalayıp bir şeyler meydana getirmeye çalışırım. İnsan dönüp meslek yaşamına baktığında ‘ulan bir katkım oldu mu?’ diyor. Bakıyorum ki olmuş. Kimisine arkadaşlık yapmışsındır, kimisine bilgi vermişsindir, kimisine yalnızca karnının ağrıdığı veya sevgilisinden ayrıldığı bir gecede dostluk yapmışsındır. Ama ‘bu memlekete kültür aşılayacağım’ benzer biçimde bir derdim aslabir vakit olmadı.

Günümüzde hepimiz yediğini, gezdiğini, yaşamış olduğunı kendi rızasıyla teşhir ediyor. Tanınmış insanoğluı düşünürsek, magazincilere de gerek kalmıyor artık. Siz önceden de mahremiyetinizi magazine sunan biri olmadınız, şimdi toplumsal medyadan da yaşamınızı sergilemiyorsunuz. Mahremiyet sizin için ne ifade ediyor?
Mahremiyeti ilk başta bir terbiye olarak görüyorum. Doğrusu ‘kaburga sofrasında bunları yedik’ fotoğrafı koymakla; ‘dün gece şöyle seviştik’ fotoğrafı arasında hiçbir fark yok bence. Bakın vücudumu nasıl da güzel geliştirdim, memelerim dimdik, bakın benim çocuğum en güzel, en hoş, en çalışkan; bakın benim ne kadar güzel bir arabam var. Tüm bunlar bana edepten uzak, pornografik görünüyor. Çünkü nedir pornografi? İnsanları kaşıyacak, tahrik edecek şeyleri, en düz, en özensiz, en direkt olarak sunmaya pornografi diyoruz. şu demek oluyor ki hiçbir estetik kaygı gütmeden, aslabir şekilde üzerine düşünmeden ‘bakın bu benim cinsel organım’ demekle, ‘bakın bu benim bugün yediğim et’ demek içinde fark görmüyorum. Dolayısıyla haberlerde kan göstermenin de bir farkı yok. Bunlar güdülerimize, şuuraltımıza direkt hitap eden şeyleri kaşımakla ilgili. Bir şempanzenin kıçının fotoğrafıyla, bir hanımın göğüslerinin fotoğrafı arasında bence aslabir fark yok. O zaman niye geliştik ki?

Geçenlerde kızınız İstanbul’u programınıza konuk aldınız ve arkadaş gibi olduğunuzu söylediniz. Ondan almış olduğunız en akılda kalıcı tavsiye neydi?
Sigarayı bırak, sigarayı bırak, sigarayı bırak. Her türlü tehdit var, yapmadığı şey yok. Onun haricinde babasını seviyor, babasına inanıyor ve güveniyor. Babasına bir hayranlığı yok.

Peki size benzeyen yanları neler?
Çok fazla benzeyen yanı var, annesine de var. Ama zaten bana benzemesini istemiyorum. Kızım dünyaya geldiğundan beri bana benzeyen, benden dolayı olan ama ayrı bir genetik yapısı olduğunu, ayrı bir kişiliği bulunduğunu hesaba katıyorum.

Baba olmanızın getirmiş olduğu sorumluluklar geleceği tasarlarken sizi olduğunuzdan daha tedirgin ve umutsuz bir adam yaptı mı?
Hayır. Ona bir kere bile sinirlenmemiş, kızmamış, sesini yükseltmemiş ve aslabir süre da bunu yapmayacak bir baba olarak; onu korumak, onu sevmek, onu finanse etmek ve doğal ki kültürel olarak beslemek ödevlerini bilen bir baba olarak hayatımı sürdürüyorum.

Gençliğinizin ilk senelerından bu yana aşka bakışınızda ne benzer biçimde değişiklikler oldu?
Bir ara nasıl heyecanlandığımı, duygularımın nasıl zirveye çıkabildiğini ve o vakit aşık olduğum ferdin beni bunlara sürükleyebilen bir insan olarak ne kadar olmazsa olmaz bulunduğunu düşünürken; şimdi yavaş yavaş aslında oyun kurucusunun, senaryo yazarının ve yönetmenin ben olduğumu düşünüyorum. Neye ihtiyaç duyuyorsam bilinçli yahut bilinçsiz bir halde, kendimi o hikayenin içine soktuğumu ve o hikayedeki hanım kahramanı yarattığımı düşünüyorum doğrusu. Gençler bir ihtimal anlamayacaktır ama sonunda acı çeken ve mahvolan karakteri oynadığınız filmin senaryo yazarı ve yönetmeni sizsiniz.

Şu an Selin Atasoy’la birliktesiniz, ona aşık mısınız?
Evet. Fena bir aşığım, akıllı bir aşığım doğrusu.

Dada Salon Kabarett yada televizyon programlarınız vesilesiyle insanların keyifli vakit geçirmesini sağlıyorsunuz. Peki, siz eğlenmek için neler yapıyorsunuz?
Cinsellik.

Yazıp, yönetip, oynadığınız Harem Kabare yaklaşık 3 aydır sahneleniyor. Iyi mi yorumlar alıyorsunuz?
Reklamsız bir iş yapıyoruz. Yaklaşık sekiz ay önce kabaremizi açmış olduğumızdan beri etrafa afişler asarak, Influencer’ları kiralayarak yapmıyoruz bunu. Radyo programlarımdaki anonslar ve birkaç sosyal medya anonsu dışında herhangi bir anonsumuz yok. Burası ve Bodrum’daki bölgeler bir markanın parçaları, güttüğüm bir fakatç var. Seyirci içeri girdiğinde mutlaka şaşırmalı bir kere. Dünyanın biroldukça yerindeki eğlence mekanından daha güzel olmalı, daha çok para harcanmış olmalı, daha ucuz olmalı ve mutlaka başka yerde izleyemeyecekleri iyi bir şov olmalı. Ben aynı gösteriye bin liraya ve 100 liraya aynı anda bilet satabilmiş bir adamım. şu demek oluyor ki ekonomik durumunuz ne olursa olsun, bizim mekanlarımızda farklı sınıfsal yapıda insanlarla birlikte eğlenebilir ve aynı tadı alabilirsiniz. Ayrıca kadınların güven içinde, arzu ettikleri özgürlük içinde bulunabilecekleri, ailelerin eğlenebileceği, İstanbul’da yada Bodrum’da ne gelen hesaptan ne de eğlenen başka insanlardan tedirgin olmadan mutlu olabilecekleri bir yer yapmak istedim. Televizyon tecrübesi falan da bir işe yaramaz. Bu esnaflık, çok uzun bir yol. Dolayısıyla ben bu yolun aptal değil, akıllı bir öğrencisiyim.

Kaygınız yalnızca mekanı doldurmaksa, tabelasında ‘Okan Bayülgen’ yazan herhangi bir yer açabilirdiniz. Bu denli bir estetik kaygıyla, son derece niş, sofistike ve biricik işlerin peşinden gitmenizdeki motivasyon ne?
Benim evimde de neredeyse bütün mobilyalarım özel üretimdir. Mutfakta kullandığım ocaktan, yatağıma; yatağın şiltesinden bütün aydınlatma elemanlarıma özel olarak yapılmıştır. Dükkanlarımda da böyle; sandalyeden, avizelere ve sahne tasarımına kadar her şey. Burada benim mimariye, ürün geliştirmeye, endüstri mühendisliğine, resme, edebiyata, heykele, dekorasyona olan merakım da var. Türkiye’deki bütün patronların bizzat suratlarına karşı sorgulamış bir adamım: “Duvarlarında kaç tane orijinal resim var?” Ya sen benim patronumsun, sende yok bende var. İnsan eviyle arabasıyla, malıyla mülküyle hava atacaksa; bu konudaki zevkiyle hava atar. Bunlara harcadığın parayla hava atılır mı? Parfümüm özel olarak üretiliyor; elbiselerime, gömleklerime, donuma kadar diktiriyorum, her şey bana özgü. Şimdi Türkiye’nin zenginleri diyorsun; berikinin 3 milyar doları, öbürünün 5 milyar doları var. Karısı ve kendisi moda kurbanı olmuş. En olmadık şeylere, olmadık paralar veriyorlar. Ben de karşılarına geçip diyorum ki; bak birader donuma kadar ürettiriyorum, sende bu kafa, zevk var mı? Bana sorarsan kimin kaç parası olduğu değil kimin o parayı nasıl harcadığı önemli. Dolayısıyla benden daha zengin bir adam bulabilir misin? Yani mutlu olabilmek için, insanlarla dövüşerek değil de; sevişerek yaşayabilmek için bir düzen tutturmaya çalışıyorum.

Sizinle ilgili en büyük yanılgı ne?
O kadar yüksek adrenalinle iş yapıyorum ki, herkes yıllarca uyuşturucu kullandığımı zannetti. Hatta sadece bitkisel değil, sentetik uyuşturucuları da kullandığımı düşündüler. Her röportajımda ısrarla dedim ki: “Televizyon programlarına başlamadan önce esrar içiyordum. Bundan 25 sene önce onu içmeyi de bıraktım.” Kumar oynamam, uyuşturucu kullanmam, alkolü herkes kadar kullanırım, sigaradan başka kötü bir alışkanlığım yok. Cinsellik ya da uyuşturucu konusunda bana hep delice, sapıkça şeyler yakıştırırlar. Belki de en büyük yanılgı buydu. Cinsellikten söz ettiğimi söylerler, evet söz ederim; çünkü hayatımızda nasıl ki yeme-içme güdümüz varsa, üreme güdümüz de mevcut. Bu konudaki esprileri ya da düşünce aktarımını, insanları daha rahat, samimi ama biraz da mesafeli bir ortama çekmek için yapıyorum.

Bugüne kadar aldığınız en büyük risk neydi?
İntihar etmemek herhalde.

Yapılacaklar listenizde neler var?
Hiçbir tatil planım yok ama sevgilim şuraya buraya gitmek istiyor, onunla beraber bu yolculuklara katılacağım. İşle ilgili yeni yazılacak oyunlar, programlar, çekilecek fotoğraf projeleri var. Sabahtan akşama kadar birçok şey düşünüyorum. ‘Şunu yapmadan ölmek istemem’ diye bir şey söylemiyorum; çünkü nasılsa durup dururken öleceğiz. Ne diyor çok sevdiğimiz John Lennon: “Hayat siz planlar yaparken, başınıza gelenlerdir.”

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir